SENELERİN ARDINDAN
Yukarı
SENELERİN ARDINDAN
SERDAR FEYYAZ ONUR

SENELERİN ARDINDAN

Bu içerik 1297 kez okundu.

Sene 1978. Mardin Merkez Kabala Köyü İlkokulunda sınıf öğretmeniyim. Mesleğimin ikinci yılı. Ben 5. sınıfları, Ziya SÜMER öğretmenimde 1. sınıfları okutuyoruz. Bir gün sınıfından cıvıltılı bağrışmalar duyduk ve merakla içeri daldık. Kendisi, tahtaya bir gün önce çözümlemesini yaptığı bir kelimeyi, öğrencilerinden gizleyerek yazmaya çalışıyor ve vaziyetiyle adeta tahtaya yapışık duruyordu. Aman Allahım! O çocukları görecektiniz… Kimi, ceketiyle saklamaya çalıştığı yazısını okumak için ceketinin bir tarafını, diğer bir öğrenci de diğer tarafını; kimi bacaklarının arasından, kimi onu itmeye çalışıp önüne geçmeye çalışarak, onun tahtaya yazdığı kelimeyi merak ve oyunla öğrenmeye çalışıyorlardı. Amaca ulaşmıştı. Bütün öğrencileri derse katmış, ilgilerini uyandırmış ve meraklarını arttırmıştı. Sonuç; öğretmeye çalıştığı kelime beyinlerine silinmemecesine kazınmıştı. Esas şoku bundan sonra yaşadım. Tahtayı sildi ve “Kim söyleyeceğim kelimeyi tahtaya bakmadan yazacak.” dedi. Parmak kaldıran bütün öğrencilerinden bir tanesini çağırarak ona tebeşiri uzattı. Akan burnunun kurumuş silintilerini yanaklarında taşıyan ve hâlâ burnundaki yeşilimsi akıntıları akmaya devam eden gözleri çakmak çakmak öğrenci; öğretmeninin söylediği kelimeyi doğru yazarak, otur komutunu bekler halde durdu. Ziya öğretmen, arka cebindeki tertemiz ve bembeyaz mendilini çıkartarak öğrencinin yüzünün her tarafını büyük bir özenle ve incitmeden sildi, mendilini katlayarak tekrar cebine koydu ve öğrencinin kafasını avuçlarının içine alarak yanaklarından ikişer defa öptü. “Alkışlayın bakalım arkadaşınızı,” dedi ve ona “Aferin.” diyerek yerine oturttu. Teori ve pratik aynı değildir. “Eğitim, çocuğu sevmekle başlar.” sözü teoride kalmamalı. İşte bu! Sevgi bu! Çok kısaca ve özce… Bu olay bende şu ilkeyi perçinledi. Her öğrenciyi, kendi çocuğum gibi sevmek, her öğrenciye, kendi çocuğuma yaklaştığım gibi yaklaşmak…

New York’ta bir Üniversite, varoşlardaki bir lise üzerinde araştırma yapıyor. Yapılan araştırma, bir nedenle unutuluyor ve 5,6 sene sonra, raporlar tesadüfen ortaya çıkınca sonuçları karşılaştırmak üzere tekrar bir araştırmaya başlanıyor. Liseden mezun olan gençlerin durumları üzerine yapılan bu araştırmada ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. Büyük çoğunluğunun, kendilerine ait özel işlerinde başarılı ve mutlu oldukları gözlemleniliyor. Onların sınıf öğretmeni araştırılıyor ve bulunarak kendisine şu soru soruluyor:

- Bu çocuklara ne yaptınız? Hepsi iş hayatında başarılı. Yönteminiz, metodunuz neydi?...

Bayan öğretmen, kendisine sorulan soruları şöyle yanıtlayor:

- Ben, onlara sadece şunu yaptım. Sevgimi verdim…

Sevgi. Ne kadar ulu bir kelime. Süryanilerin sık sık tekrarladıkları İncil’den alınma bir cümleleri vardır. “Hubo Aloho’yo, Aloho huboyo.” Sevgi Allah’tır, Allah sevgi’dir. İçinde sevgi olmayan her şey yavandır.

Bu parça parça girişlerden sonra Muhrabi’ye gelelim artık. 2003-2004 Eğitim ve Öğretim yılı. Özel okulda 3 yılı bulacak çalışmamın 2. yılında emekliliğim için Bakanlığa müracaatım, atamamın yapılışı ve özel okuldaki sözleşmemi göstererek devlet okullarında göreve başlamamın bir yıl ertelenmesi. Ve Batman Mehmet Akif İlköğretim Okulu’nda (Eski adı Devrim İlkokulu) göreve başlayış…

Her kademede mevcutları altmışı bulan sınıfların içinde 2. sınıflar sorunlu. Toplam mevcudu 200 civarında olan dört tane ikinci sınıf şubeleri içinde, okuma ve yazmayı sökememiş yaklaşık 55 öğrenci var. Müdür beyden yeterli zaman ve onay alarak hemen sabahçı ve öğlenci 2. sınıf öğrencilerinden okuma-yazma bilmeyen öğrencilerin listesini çıkartıp çalışmalara başladım.

Tören ve andımızdan sonra öğrencileri sınıfa aldım ve tam tahtanın ortasına gelerek güleç,canlı ve içten bir sesle “Günaydın çocuklar.” dedim. Hep bir ağızdan “Sağol.” dediler. “Nasılsınız?” dedim. “Sağol.” dediler. “Oturun çocuklar.” dedim. İlk izlenim, körpelerde çok iyi bir etki yaratmıştı. Sevginin ilk tohumu daha birinci dakikada atılmıştı ve sulamaya gerek kalmadan filizlenmeye başlamıştı bile.

  1. dönem hemen hemen ilk ışıklarla yollara koyuluyorduk. İlk gün, öğrencilerde sabahları geç gelme sorununu gördüm. “Oturun çocuklar.” dedikten hemen sonra sınıf listesini elime alarak tek tek öğrencilerin yoklamasını yapmaya başladım. 17, 18  öğrenci yoktu. Gelmeyen öğrencinin evini kim biliyor diyerek, gelmeyen arkadaşlarının evlerini bilenleri mahalleye dağıttım. 15, 20 dakikada 3, 4 fireyle mevcudun çoğu tamamdı. 2. gün, 3. gün ve 4. günkü yoklamada bütün sınıf, tören saatinde okulda hazırdı ve ders zili başlamasıyla firesiz derse başladım. Geç kalan arkadaşlarını çağırmaya gönderdiğim öğrenci mutluydu, çünkü öğretmenim bana önemli bir görev verdi, ben de bir işe yarıyormuşum duygusu taşıdı. Geç kalan öğrenci havalara uçtu, çünkü okula gitmediğim veya geç kaldığım zaman öğretmenim beni arıyor, beni soruyor, beni merak ediyor duyguları yaşadı. Çocuğu geç kalkan anne ve babanın öğretmen tarafından diğer arkadaşları aracılığıyla takip edilmesinin huzur ve mutluluğunu da varın siz hayâl edin…

 

*******

 

Muhrabi’ye bir türlü gelemedik değil mi? Haklısınız. O’na gelelim artık.

Harflerin başta ve sonda olmalarını dikkate alarak sınıf içinde dramatizelerle 7 cümlelik metinler oluşturdum. Bir örnek vereyim. Bilal adlı öğrenciyi çağırıp ona para vererek, okulun karşısındaki bakkaldan leblebi almasını, Ayşe’ye çöpü dökmesini, Ali’ye kapıyı açmasını söyledim ve bunları öğrencilere tekrar ettirerek şöyle bir metin oluşturdum:

Bilal leblebi al.

Çok leblebi yeme.

Ayşe çöpü dök.

Ali kapıyı aç. Vb…

Tören, yoklama, tanışma, sevişme faslımız bittikten sonra; metindeki öğretilecek cümleleri dramatize edip bitirdik ve sıra okutmaya geldi. Metni; bütün sınıfa grupça, topluca ve tek tek karışık olarak okuttum. Yedi cümleyi 55 kişiye tek tek okutmak, onlara sıkıcı geleceğinden ve zaten her cümleyi tek tek her birine cümle çözümlemesinde öğreteceğimden bunun üzerinde fazla durmadım. Birkaç gün sonra sıra, metindeki cümleleri büyük ve küçük fişlerde kesmeye geldi. İlk kestiğimiz cümle -Bilal leblebi al.- idi. Duvar kenarındaki ön sıradan başlayarak her öğrenciye önce ben okudum sonra ona okutarak doğru okuyup okuyamadığını kontrol ettim. Duvar tarafı bitince bu sefer orta sıraya geldim ve aynı çalışmayı onlarla da devam ettim. Orta sıra bitti ve pencere tarafındaki sıraya yaklaştığımda ilk başta oturan kahramanımız Hasan KAPLAN’la göz göze geldim. İki elimle tuttuğum fişi önce ben okudum. “Bilal leblebi al.” Sonra fişi gözlerimizin arasına alarak okumasını bekledim. Keşke o anı bir kasetçalara çekebilseydim. Acayip, homurtulu sözler söylüyordu. Duyulamayacak tonda ve anlaşılmayan sözler. Herkesi tam sessizliğe çağırarak, bütün dikkatimle ağzından çıkacak sözcükleri duymak üzere kulağımı pür dikkat onu dinlemeye verdim ama nafile! Anlaşılmıyordu, anlayamıyordum! Şunlar hatırımda kaldı. “Hı hı muhrabi ye. Tanrım! Bu çocuk leblebi söyleyemiyordu. Evet, evet… Söy-le-ye-mi-yor-du. Ona, onu rencide etmeden, hissettirmeden leblebi kelimesini ancak 2 günde söyletebildim. “Bu arada Hasan’ın annesi ile babası boşanmışlar, annesi yeni eşiyle İstanbul’da. Hasan teyzesinin yanında kalıyor. Hasan’ın sağ yanağında iltihaplı bir yara var. Sağ alt çenesindeki azı dişi iltihaplanmış ve yanağa vurmuş. Yara 50 kuruş büyüklüğünde ve kabuklu, kanamalı. O hafta Diş Hekimi Dilek EREN’in yanına okul çıkışında beraberce giderek antibiyotik tedavisini başlattık ve bir hafta sonra çürük dişi çekerek tedavisini yaptık”

3. günde Hasan, leblebi kelimesini doğru telafuz etmişti nihayet. Bütün sınıfın önünde önce sol yanağından, sonra yaralı olan sağ yanağından -dudaklarımı yarasına değdirmemeye dikkat ederek üst tarafından- birer defa öperek “Aferin Hasan. Çocuklar, Hasan’ı alkışlayın.” dedim, Sınıfta yemek yasaktır prensibini sadece Hasan için bozarak ona bozuk para verdim ve kantinden gidip kendisine bir simit almasını istedim. Geldiğinde bütün öğrencilere “Hasan arkadaşınızı alkışlayın. O dersi çok güzel dinliyor. Yazısı çok güzel. Defterini çok temiz kullanıyor. Benim en sevdiğim öğrencidir.” diyerek alkışlattım ve Ziya SÜMER öğretmenimden aldığım dersle, sağ yanağındaki kanayan iltihaplı yarasına aldırmadan ve sol yanağından birer defa daha öptüm.

Haftalar sonra öğretmenler odasında, öğretmen arkadaşlarım bana şunu sordular:

-Serdar bey. Siz Hasan’a ne yaptınız böyle?

Cevabını içimden verdim.

-Sevgimi verdim.

Daha önce her gün kavgalı, okulun camlarını kıran, devamsızlık yapan, hiçbir düzeni olmayan Hasan KAPLAN, artık sabah tören saatinde bütün arkadaşlarından önce okulunda hazır bulunan, dersi çok dikkatle dinleyen, defter düzeni ve yazısı mükemmel olan bir öğrenci olmuştu. Bir gün; teneffüs zili çalıp öğretmenler odasına giderken, birden sol elimi bir el tutarak avuçladı. Başımı çevirip baktığımda; bu sevecen, candan, içten ve sevgiye susamış elin sahibinin sevgili Hasan’dan olduğunu gördüm. Gözyaşlarım aktı, akacaktı. Saklamaya çalıştım. İçime aktılar. Boğazım kurumuş ve zorla yutkunmaya çalışıyordum. Ben de onun elini sol avucumun içinde tam kavrayarak sıkıca tuttum ve öne arkaya doğru sallayarak öğretmenler odasına kadar birlikte yürüdük.

Belli ki SEVGİ’yi ve ilgiyi arayan bu öğrenci, dört dörtlük adam gibi bir öğrenci olmuştu işte Hasan KAPLAN…

 

Sende Yorumla...